11 Kasım 2009 Çarşamba

Public Enemies / Halk Düşmanları (2009)



John Dillinger,30'ların buhran dönemi ABD'sinde,çetesiyle birlikte giriştiği banka soygunlarıyla ün yapan bir kanun kaçağıydı.Hatta o dönem ABD'sinin yarattığı en büyük suçluydu.Öyle ki FBI,kendisini '1 No'lu Halk Düşmanı' ilan etmişti...

Film de ismini buradan alıyor(Ki film,Bryan Burrough'un 'Public Enemies: America’s Greatest Crime Wave and the Birth of the FBI, 1933-43' romanının uyarlaması).Usta yönetmen Michael Mann,filmini olağanüstü bir hapishaneden kaçış sekansıyla açarak,daha girişten seyirciyi avucunun içine alıyor ve mükemmel finale kadar da orada tutuyor...

Herşeyden önce,bu suçluların dünyasına dair bir film olduğu kadar aynı zamanda kanun adamlarının dünyasına dair bir film ve iki taraf arasındaki dengeyi alışılmışın da dışında bir mükemmellikle yapıyor.Film ilerledikçe,Dillinger ve adamları,adeta tüm bir adalet sistemi ve hatta devletin tüm açıklarını ortaya çıkartan birer anti-kahramana dönüşüyorlar.Fakat film,onları böyle bir değişimin içine sokup,kimi benzer filmlerde gördüğümüz 'karikatürize suçlular' haline getirmekten özellikle uzak duruyor.Kanun adamları aracılığıyla,katı bir sistem eleştirisi ortaya koymaktan geri kalmıyor kalmasına ama,bu kanun adamlarını da birer basit 'kötü adam' a dönüştürmekten uzak tutup daha ziyade 'sistem kurbanı' olarak yansıtıyor...

Mann,tüm bunların dışında filmini baştan aşağı bir 'aşk filmi' olarak sunmaktan da çekinmiyor.Kaldı ki böylesi bir suçlunun filmini romantik bir aşk öyküsüyle iç içe anlatmak da kolay bir iş değil.Senaryo bu haliyle başka bir yönetmenin elinde inandırıcılıktan uzaklığa doğru kayabilirdi ve böylesi bir film için bu da büyük ölçüde 'yaralayıcı' olurdu ama Mann bunun altından da alnının akıyla çıkmış.Bu aşk öyküsünü,filmin bütününe sinen bir melankoli duygusuna dönüştürmeyi başarmış...



Dillinger'ın Frechette ile olan ilişkisini en başından başlayarak görüyoruz ve araya hapse giriş-çıkışlarının girmesiyle,kesintilere uğrayışıyla birlikte bir bütün olarak ilişkilerine şahit oluyoruz.İlişkiye en baştan tanık olmamız,gerçekçilik konusundaki sıkıntıları ortadan kaldırıyor.Yavaş yavaş Frechette'nin,Dillinger için 'bir kanun adamının gönül eğlendirebileceği sıradan kadın' olmaktan çıkışını görmemizi ve kadını,Dillinger'ın tüm bu 'sisteme karşı' duruşunda,onun ayakta kalma motivasyonu olarak algılamamızı sağlıyor.
Frechette,Dillinger için gittikçe yaşadığı hayatın dışında bir şeyler yaşama isteği,bir nevi sistemin dışına çıkış umuduna dönüşmeye başlıyor.

Filmde oyunculuklar da gayet başarılı,ancak filmin başarısını oyunculara ilintili olarak görmek pek de mümkün değil.Filmin yıldızı,değerini bilen bir sinemasever için tabi ki Michael Mann.Yönetmenin filmdeki en büyük başarılarından biri de 'unutulmaz' kıldığı kimi sahneler.Örneğin hem girişte hem de orta bölümdeki iki hapishaneden kaçış sahnesi,Dillinger ve Frechette beraberlerken,Frachette'in,Dillinger ve ekibini yakalamakla görevlendirilen Purvis ve adamlarınca yakalandığı ve aynı adamların Dillinger'ı görmedikleri sahne ve gayet tabii ki meşhur 'sinema çıkışı' ndaki ölüm sahnesi...



Özellikle bu son sahne,sinema tarihinin unutulmazları arasındaki yerini hemen alacak cinsten.Bu sahnede biz izleyicilerine,mükemmel kullandığı kamera açılarıyla 'tanrısal bir bakış açısı' veren yönetmen,sözkonusu sahneyi iki yönlü görmemizi sağlıyor.Mann bu sahnede,kadrajlarıyla ve bize verdiği bu bakış açısıyla adeta filmin tümüne geri dönüp bakma hissini de bizlere vermek ister gibi.Tüm film boyunca,Dillinger'ın öyküsünü hem suçlular,hem de kanun adamlarının gözünden anlatan yönetmen bu sahnede,iki tarafa da mümkün olan en tarafsız şekilde baktığını bu sahneyle belgeliyor adeta.Kullandığı slow-motion'larla Dillinger'ın kısacık ve hep 'o an' ı,her saniye tetikte bekleyerek geçmiş ömrüne vurgu yapıyor.

Ayrıca iki yönlü olarak gördüğümüz sahne vasıtasıyla Dillinger'ın hal ve hareketlerinden zaten o gün,o filmin çıkışında yakalanacağını bildiği hissiyatını da görebiliyoruz.Elbette ki filmin tamamındaki o serinkanlılığını koruyarak yapıyor yönetmen bunu da..

Bütün bu sinemasal mükemmelliğine ve genel olarak beğenilmesine rağmen filmin, hakettiği ilgiyi ne vizyonda ne de eleştirmenler bazında tam anlamıyla gördüğünü söylemek güç.Bize göre ise ustanın Manhunter ya da Heat gibi başyapıtlarıyla adını birlikte anmanın pek de haksızlık olmayacağı kadar iyi bir filmi ve yılın en iyilerinden.Sinemalarda kaçırdı iseniz şu günlerde yerini aldığı DVD ortamlarında kaçırmayın...


Filmin Notu: 4 / 4

IMDB Sayfası

1 yorum:

  1. ilk beş dakika için sanırım uzun ve sıkıcı bir film izleyeceğim hissiyatına kapılmışken hızla içine çeken başarılı bir film.

    YanıtlaSil