13 Ocak 2014 Pazartesi

2013' ün En İyi Yabancı Filmleri



Öncelikle özel işlerim sebebiyle, birkaç kez artık düzenli yazacağımı belirtmeme rağmen, burayı aksattım. Bunda bir dönem başka yerlerde yazıyor olmamın da etkisi vardı tabii. Ancak çok sayıda takipçisi olan bu bloğu da bundan sonra düzenli olarak güncelleyip canlı tutacağımı, 2014’ü hareketli şekilde geçireceğimizi söyleyeyim…


Yine bir yılı geride bıraktık ve sıra geldi yıl sonu değerlendirmesine. Bu listenin, önceki yıllarda olduğu gibi, Türkiye’de vizyona giriş tarihleri baz alınarak hazırlandığını belirteyim. Bu konuda SİYAD’la ya da eleştirmenler ile aynı doğrultuda hareket ediyoruz. Zaten neticede yıllardır sinemayı takip eden, her yıl sonu bu tip değerlendirmeleri yapan bizler için artık bu bir gelenek ve değiştirmeye niyetimiz yok. Üstelik yapım yılları baz alındığında dipsiz bir kuyuda buluyoruz kendimizi. 2013 içinde dünyadaki bütün ülkelerde çekilen, bütün filmleri izlemiş ve değerlendirmişiz gibi bir durum ortaya çıkıyor. Vizyona giriş tarihi baz alındığında en azından bunun da önüne geçmiş oluyoruz. Birçok blog yazarının listeleri filmlerin yapım yılını baz alarak yaptığını gördüğümden bu konuda uyarıda bulunayım dedim. Bir diğer nokta da bu yıl listeyi “yabancı filmler” şeklinde yapmayı uygun görmüş olmam. Yerli filmlerin sayısının iyice artmış olması ve artık kendi başına bir değerlendirmeyi fazlasıyla haketmesi bu konuda etkili oldu. Ama bir diğer nokta ise ne yazık ki senenin önemli pek çok yerli filmini henüz izleyememiş olmamdı. Onları toparladığımda ayrıca bir değerlendirme olarak sunmak niyetindeyim. İstanbul dışından vizyonu takip eden biri olarak bu eksiklikler maalesef kaçınılmazdı. Söz konusu filmlerin DVD’lerinin çıkması da çok zaman aldığı için, biraz beklemek gerekecek…

Başlıkta yine “en iyi” gibi bir ifade kullandık belki ama filmlerin, tamamen şahsi beğenim ve seçimlerimden oluştuğunu, objektiflik gibi bir kaygı (öyle bir şey olabilir mi onu da bilmiyorum ama yapılan hemen her listeye “şu yok bu yok, çok kötü liste” yorumları geldiği için bunu vurguluyorum) gütmediğimi belirteyim. Yılın en sevdiğimiz 15 yabancı filmi şu şekilde sıralanıyor :





15. Django Unchained / Zincirsiz (Quentin TARANTINO) : Tarantino’nun başyapıtlarından biri olmasa bile, yarattığı atmosfer, mükemmel oyunculuklar ve harika bir yönetim ile üç saate yakın süreyi müthiş kullanan bir filmdi. Hem içi dolu, hem de son derece eğlenceliydi…




14.Wreck-It Ralph / Oyunbozan Ralph (Rich MOORE) : Sağlam alt metinleri, yerinde mizahı, doğru mesajları ve renkli dünyasıyla yılın en iyi animasyonuydu. Kötü adam olmanın zorluklarını vurgulamasıyla birlikte, ancak her şartta kendimiz olarak mutlu olabileceğimizi anlatması da önemliydi…




13.Sinister / Lanet (Scott DERRICKSON) : Her ne kadar tartışılan ve kimilerinin hiç sevmediği sürprizli bir finale de sahip olsa film, benim için yılın en iyi korku filmiydi. Scott Derrickson’ın gerilimi kademe kademe yükselten usta işi yönetimi, karanlığı son derece ürkütücü bir şekilde kullanışı, tüm filmi sadece sondaki sürpriz üzerine kurmayan (ki beklenen cevapları ilginç şekilde seyirci, ana karakterden önce öğreniyor) senaryosu ile kesinlikle dikkate değerdi…




12. About Time / Zamanda Aşk (Richard CURTIS) : Love Actually ile aşkın her türlüsünü anlatan çok eğlenceli bir filme imza atmış olan Richard Curtis, bu kez zaman yolculuğu formatında bir film ile aşkı ve mutluluğu anlatıyordu. Şüphesiz kalkıştığı iş daha önce denenmemiş bir şey vadetmiyordu. Ancak Richard Curtis, öylesine samimi ve yaptığı işe inanan biri ki bu renkli anlatımının içinde filmi, finale gelindiğinde kendiliğinden derinleşip anlam kazanıyor ve hatta unutulmazlaşıyordu. Yılın en şeker tadında filmiydi belki de…



11.Jeune & Jolie / Genç ve Güzel (François OZON) : Bu yıl vizyonda ağırladığımız iki filmiyle birden beğenimizi kazanan François Ozon, aynı zamanda günümüz Avrupa sinemasının en üretken ve yaratıcı yönetmenlerinden biri olduğunu da kanıtladı. Jeune & Jolie yönetmenin, Bunuel göndermeleri ile dolu öyküsünü yine her zamanki rahatlığıyla anlattığı filmlerinden biriydi. Bir genç kızın cinselliği keşfedişi ve daha sonra görünür bir sebep olmadan, ailesinden gizlice, yarattığı ikinci bir kimlik aracılığıyla fahişeliğe yönelmesi dört mevsim ile özdeşleşerek anlatılırken, ortaya renkli yer yer hüzünlü ve düşündürücü bir film çıkıyordu…




10. Dupa  Dealuri / Tepelerin Ardında (Cristian MUNGIU) :  4 Ay 3 Hafta 2 Gün ile bilinen yönetmen Cristian Mungiu, yine benzer temalarını bu kez manastırda geçen bir öykünün içerisine taşıyor, kiliseden hareket edip daha da derinleşerek devletin tüm kurumlarını mercek altına alan, gözlemci, etkileyici ve sürükleyici bir işe imza atıyordu. 2,5 saatlik süresini çok iyi kullanan film, birlikte büyümüş ve adı konmamış bir aşk ile birbirlerine bağlı iki kızın uzun bir aradan sonra tekrar bir araya geldikleri an ile başlayan ve ucu farklı yerlere kadar uzanan bir öyküye sahipti. Bazı eleştirmenlerin filmi “din eleştirisi” gibi sığ bir etikete hapsederek beğenmiş olmaları ise bizce trajikomikti…




9.Blue Jasmine / Mavi Yasemin (Woody ALLEN) : Sadece Cate Blanchett’in karakteri ve oyunculuğu için bile izlenebilecek bu Woody Allen filmi komedi gibi başlayıp trajediye doğru kayan, ama ölçüyü kaçırmayan anlatımı ile değer kazanan, ustanın formundan hiçbir şey kaybetmediğini kanıtlayan nadide bir işti…




8. Rust And Bone / Pas ve Kemik (Jacques AUDIARD) : Audiard’ın aslında oldukça basit ve düz öykülerden son derece yaratıcı işler çıkarabilen bir yönetmen olduğunun ispatı niteliğindeki film, başka bir yönetmenin elinde rahatlıkla tipik bir melodrama dönüşebilecek öyküsünü, hem sakinliğini koruyup hem derinleşebilen, hem de öykünün taşıdığı sertlikten hiçbir şey kaybetmeyen bir hale getirebilen yapıdaydı. Sert öyküleri, abartısız, gerçekçi, aynı zamanda unutulmaz kılmak galiba Audiard’ın işi…



7.The Imposter / Hayat Avcısı (Bart LAYTON) : Yılın en güzel sürprizlerinden biri olan film, belgeselin günümüzde ne kadar yaratıcılığa açık bir tür haline geldiğinin kanıtı gibiydi. Gerçek ama inanılması güç bir olayı, kurmaca ve gerçeğin iç içe geçtiği görüntülerle anlatan yönetmen Layton aynı zamanda, izleyeni ekrana çivileyen bir gerilim yaratmayı da başarıyordu… 



6.All Is Lost / Sona Doğru (J.C.CHANDOR) : Hakettiği değeri bulamadığına inandığım son derece başarılı ilk filmi Margin Call’dan sonra J.C.Chandor, bu kez tamamen başka ama yine mükemmel bir filmle geri döndü. All Is Lost’u, tek karakterin bir şekilde kendini doğada, bir tehlikenin ortasında bulduğu ve kurtulmak için çabaladığı onlarca filmden ayıran en önemli şey, yönetmenin saf sinemaya  ulaşma çabasının yansıması olan anlatımıydı. Tek karakterimizin başta dış ses aracılığıyla verilen notu haricinde, hiçbir diyaloğun, hayali arkadaşın, tanrıya yakarış vs.nin olmadığı film, maksimum keyif alabilmek için son derece dikkat isteyen bir anlatıma sahipti. Finalde gelinen inanç ile ilgili alt metni ise bütün bir filmi tekrar gözden geçirmeyi gerektirecek kadar önemliydi. Ayrıca Robert Redford'un oyunculuğu da çok değerliydi...




5. Dans La Maison / Evde (François OZON) : Ozon’un saat gibi işleyen filmi, taşıdığı edebi tat ile de son derece anlamlı ve değerliydi.Hitchcock ve Pasolini göndermeleri ile de değer kazanan film aynı zamanda sinema sanatının kendisi ve anlamı üzerine düşünmeye itecek sorular soran cinstendi…  




4.Blue Is The Warmest Color / Mavi En Sıcak Renktir (Abdellatif KECHICHE) :  Öykü olarak herhangi bir yenilik veya orjinallik barındırmamasına karşın,üç saatlik bir süre boyunca kendini dikkatle izleten, giderek derinleşen, genç ruhunu çok iyi kavrayan ve yansıtan saf bir aşk filmi çekmek gibi bir zorluğun altından başarıyla kalkan Kechiche’in filmi şüphesiz yılın unutulmazlarından biriydi. Belki süresi ve sevişme sahneleri gereğinden fazla uzundu ama o kadar kusur kadı kızında da olur diyelim…




3.Rush / Zafere Hücum (Ron HOWARD) : Entelektüel çevrelere çok yaranamayan bir isim olsa da kendi adıma hep klasik Amerikan sinemasının günümüzdeki önemli temsilcilerinden biri olarak gördüğüm ve kolladığım Ron Howard, hem kendisinin en iyi filmine, hem de tüm zamanların en iyi spor filmlerinden birine imza atıyordu. Rush, iki karakterin F3 pistinde ilk karşılaştıkları andan son ana kadar izleyeni perdeye mıhlayan anlatımının yanında, giderek basit bir sporcu rekabeti filmi olmaktan çıkıp iki farklı hayat görüşünün çarpıştığı felsefi derinliğe sahip bir işe dönüşmesiyle de yılın en değerli filmlerinden biriydi…




2.Holy Motors / Kutsal Motorlar (Leos CARAX) : Leos Carax’nın Paris’te geçen tuhaf bir rüya tadındaki filmi, bir öykü anlatmaktan, ya da bilindik anlamda bir sinema filmi atmosferi yaratmaktan çok, eşi görülmedik sinemasal bir deneyim yaşatmakla ilgileniyordu. Kurduğu bu farklı yapının kimilerince bütünlükten yoksun olduğu yönünde eleştirilere maruz kalması kaçınılmazdı belki ama içine girmeyi başarabilenler için filmin, bambaşka bir sinemasal evren sunduğu tartışmasızdı…



1.Gravity / Yerçekimi (Alfonso CUARON) : Yılın en farklı, en yaratıcı yönetmenliğini sunan film, şaşırtıcı derecede orjinaldi. Bu orjinalliğin ilk ve en önemli kaynağı Cuaron’un görsel olarak yarattığı ve filmin temasına çok iyi uyum sağlayan atmosferdi. Özel efekt kullanımını, perdede sahiciliği yaratmak için bir araç olarak tasarlayan film, süresinin tamamını, bir hayatta kalma savaşı olarak kullanacak şekilde tasarlanmış öyküsüyle beraber giderek müthiş bir bütünlük kazanıyor, hem kusursuz ve saf bir sinema duygusuna ulaşıyor, hem de duygusal ve felsefi bir boyut yakalıyordu…

0 yorum:

Yorum Gönder